UFACIK BİR DEĞİŞİKLİK
Teslim tarihleri, geciken kararlar ve bitemeyen projelerin görünmeyen bedeli üzerine
Türkçesi “teslim tarihi”ni bir türlü kullanmaya dilimizin varmadığı şu “deadline” denen şey, takvimde işaretlenmiş bir günden ibaret değil. Editoryal işlerde, tasarımda, çeviride, yayıncılıkta ya da üretime dayalı herhangi bir yaratıcı çalışmada deadline aynı zamanda bir kararlar zinciri. O tarih geldiğinde bazı soruların yanıtlanmış, bazı tereddütlerin giderilmiş, bazı kişilerin dikkatle bakmış ve bazı onayların verilmiş olması gerekir.
Yani deadline yalnızca “editörün metni teslim ettiği” ya da “tasarımcının dosyayı gönderdiği” gün değil, uzun ve görünmez bir zincirin görünür ucu. Ve o zincir, birçok projenin insanların giderek daha fazla kaçınmaya başladığı dığı bir şeye bağlı: karar vermek.
Eskiden işverenler editörleri, tasarımcıları, çevirmenleri, fotoğrafçıları, matbaacıları, yazılımcıları ve üretime dahil olan herkesi işin teslim tarihine yetişmek için sıkıştırırdı. Bazen fazla sıkıştırırdı, bazen gereksiz bir baskıyla, bazen de küçük çaplı bir darbenin zarif inceliğiyle. Ama en azından yön belliydi. Müşteri işin bitmesini isterdi. Üretim ekibi işin bitmesini isterdi. Herkes kaygılıydı belki, ama kaygının yönü ortaktı.
Son yıllardaysa başka bir şey gözlemliyorum; gecikmelerin önemli bir kısmı artık işi üreten insanlardan kaynaklanmıyor. Geciken geri bildirimlerden, parça parça gelen yorumlardan, tam onay olamayan onaylardan, kurum içi tereddütlerden, son dakika kuşkularından ve bir projenin son saniyeye kadar “esnek” kalabileceğine dair tuhaf bir inanç bu gecikmenin kaynağı. Sonuç ise yeni ve yorucu bir ritim.
Projelerin ilk aşamaları genel ve fazla da bağlayıcı olmayan bir onayla ya da kibar bir sessizlikle geçiyor. Orta aşamalarda yorumlar biraz dağınıklaşmaya başlıyor. Sonra proje neredeyse tamamlanıyor; yapı yerli yerine oturmuş, metinler yazılıp çevrilmiş, görsel dil belirginleşmiş, tasarım neredeyse bitmiş, her şey kontrol edilmiş, PDF alınmış ve hatta düzeltilmiş… Herkes neredeyse kapının eşiğinde ve çıkmak üzere. Ve sonra biri çıkıp o meşhur ricada bulunuyor: “Şurada ufacık bir değişiklik yapabilir miyiz?”
Elbette mesele hiçbir zaman sadece ufacık bir değişiklik olmuyor. Bir kelime değişince satır sonu bozulur. Satır sonu bozulunca paragraf kayar. Paragraf kayınca sayfa etkilenir. Sayfa etkilenince sayfalama değişir. Bir görsel altı yazısı görsel dengeyi bozar. “Küçük bir düzeltme” yeni bir PDF, yeni bir prova, yeni bir kontrol gerektiriyor ve nihayet sona ulaşmış bir dosyaya gözden kaçacak hataların sızmasının yolunu açıyor.
İşveren için bu değişiklik gerçekten ufacıktır. Üretim tarafından baktığımızdaysa “makine” yeniden açılır. Bu özellikle basılı işlerde böyledir. Basılı iş efendi bir Google dokümanı değildir; bir kitap, katalog, broşür, rapor ya da özenle tasarlanmış herhangi bir yayın, matbaaya girene kadar sonsuz akışkanlıkta kalamaz. Bir noktada dosyanın devinmeyi bırakması gerekir.
Bu son dakika değişiklikleri ahlaki bir suç değil tabii ki, çoğu zaman kaçınılmaz. Hatalar düzeltilmeli, önemli eksikler giderilmeli. Sorumlu bir editör ya da tasarımcı bunu bilir. Ama gerekli düzeltme ile gecikmiş karar arasında bir fark var. “Bir hata bulduk” demekle “Projenin tamamını görünce ne istediğimizi nihayet anlamaya başladık” demek aynı şey değil. Asıl mesele bu.
Pek çok işveren düşünmeyi neredeyse tamamlanmış nesne ortaya çıkana kadar erteliyor. Başta her şey fazla soyut: yapı, görsel yön, hatta onaylanmış metin bile. Ta ki her şey tasarlanmış bir sayfaya yerleşip daha görünür hale gelinceye kadar. Nedense, bütün resim belirdiğinde, neredeyse tamamlanmış proje ilk gerçek brifinge dönüşüyor. Sorun da burada başlıyor.
Çünkü o noktada iş artık keşif olmaktan çıkmıştır ve üretim aşamasındadır. Kararlar yapısal hale gelmiş; yapı mizanpaja, mizanpaj dosyaya dönüşmüştür. Dosya da artık bir üretim nesnesidir. Bu aşamada değişiklik yapmak artık basitçe “birlikte düşünmek” değildir, dosyayı “yeniden açmaktır”. Yeniden açmanın da bir bedeli vardır: maddi, zamansal ve zihinsel. Sonuncusu nedense pek konuşulmaz.
Bir proje, iki günde bir bazıları yapıyı temelinden sarsabilecek “küçük değişiklikler” ile geri döndüğünde, onu tamamlamakla sorumlu kişi projeyi zihninden çıkaramaz; iş arafta kalır, dikkati işgal eder. Başka işler beklerken, faturalar beklerken, hayat beklerken arka planda durmaya devam eder. İşveren iyi niyetiyle “sadece bir düzeltme daha” istediğini düşünür. Ama çoğu zaman fark etmeden istediği şudur: “Lütfen bu projeyi zihninizde süresiz olarak canlı tutun; biz ne zaman karar verirsek hazır olun; tereddüdümüzü takviminize siz yedirin; bizim gecikmemizi lütfen kendi sorumluluğunuzmuş gibi taşıyın.”
Bu bir revizyon süreci değildir. Revizyon (revize değil) işin bir parçasıdır. Geri bildirim işin bir parçasıdır. Birlikte düşünmek işin bir parçasıdır. Ama projenin sonunda gelen ucu açık revizyon, işbirliği değil belirsizliği karşıdakinin kucağına bırakmaktır. Revizyon turlarının var olma nedeni de budur. Yaratıcı profesyoneller katı olduğu, geri bildirimi sevmediği ya da işinde fazla nazlı davrandığı için değil.
Revizyon turlarının varlık nedeni projenin bir ritme ihtiyaç duymasıdır. İlk tur yanıt verir, ikinci tur rafine eder, son düzeltme turu doğruluğu garantiler. Ondan sonra dosyanın tamamlanmaya doğru ilerlemesi gerekir. Bu yapı yoksa revizyon sonsuzlaşır. Sonsuz revizyon da çoğu zaman özenin değil, daha önce kaçınılmış kararların işaretidir ve önceden var olmayan hataların ortaya çıkmasına da neden olabilir.
Deadline ile ilgili garip bir yanlış anlama da çoğunlukla işi yapanların uyması gereken bir şey gibi görülmesidir. İşverenin de ulaşmaya yardım etmesinin gerektiği bir şey olduğu hiç hesaba katılmaz. Oysa geri bildirim geç geliyorsa, onaylar gecikiyorsa, kararlar erteleniyorsa ve kurum içi yorumlar parça parça ulaşıyorsa, deadline zaten hasar almıştır. Karar süreci arka planda gizlice çökerken deadline’ın sihirli bir biçimde aynı kalması beklenemez. Deadline ortak bir sorumluluktur ve sürece dahil olan herkese aittir.
Onu yalnızca bir taraf koruyorsa, ortada artık deadline değil, ekinde PDF olan bir temenni vardır. Kimse bir şeyi fazla erken, fazla hızlı, fazla görünür biçimde onaylayan kişi olmak istemez. Bu yüzden herkes yorum yapar, ama konuyu karara bağlamaya gönüllü olanlar kolay çıkmaz ortaya. Proje teknik olarak hayatta kalıyor, ama ruhen bitkin düşüyor. Ve zincirin sonundaki insanlar olan editörler, tasarımcılar, çevirmenler, üretim sorumluları, matbaacılar bu sisi yeniden berrak bir nesneye dönüştürmek zorunda kalıyor. Bu durum maalesef sürdürülebilir değil.
İşin karara bağlanıp onaylanması kalitenin düşmanı değil, onu mümkün kılan koşullardan biri. Sürekli değişen bir dosya hakkıyla kontrol edilemez. Kesinleşmeyen bir karar hakkıyla uygulanamaz. Hep “neredeyse bitmiş” halde kalan bir proje bir türlü üretime hazır hale gelemez. Ve zaman içinde yaratıcı profesyonelin peşine takılıp omuzlarına çöken bir hayalete dönüşür.
O halde proje takvimi dediğimiz şeyin ne anlama geldiği konusunda belki biraz daha dürüst olmamız gerekiyor. Takvim yaratıcı profesyonelin teslim vaadi olduğu kadar, müşterinin de geri bildirim vaadi. Yorumlar geç gelirse takvim değişir. Onaylar gecikirse takvim değişir. Proje nihai onaydan sonra yeniden açılırsa takvim değişir. Bir üretim dosyasının revize edilmesi, yeniden PDF alınması ve yeniden kontrol edilmesi gerekiyorsa bu “iş”tir ve pek tartışmaya açık bir hali de bulunmaz. Bu bir ceza, kibir veya katılık değil, üretim sürecinin gerçeğidir.
Süreç önemlidir, çünkü işi korur: İşvereni karışıklıktan, üreticiyi kaostan, dosyayı hatadan, teslim tarihini kurmacaya dönüşmekten ve ortaya çıkacak nihai nesneyi tam da güç kazanması gerektiği noktada zayıflamaktan korur. İdeal süreç yaratıcı profesyonelin çöküşe sürüklenmesini de önler, ki bu da fena bir yan etki sayılmaz.
Yani burada düşmanımız revizyon değil, onun kılığına girmiş kararsızlıktır. Belki de sakince, nezaketle, dramatik jestlere başvurmadan söylemeyi öğrenmemiz gereken en profesyonel cümle şu: “Bu aşamada yapılacak her değişiklik, üretim sürecinin yeniden açılması anlamına gelir ve bunun maddi ve zamansal bir bedeli olur.” Yani “Hayır” değil, “Bu ne cüret” değil, “Bu sizin suçunuz” değil. Sadece gerçek.
Çünkü bir proje son aşamasına geldiğinde, “ufacık bir değişiklik” nadiren sadece ufacık bir değişikliktir. Geç gelen bir karardır ve geç gelen kararlar ortada kesilmiş bir fatura olmasa bile bedelini mutlaka birinin masasına bırakır.